İstanbul
03 Nisan, 2025, Perşembe
  • DOLAR
    36.69
  • EURO
    39.96
  • ALTIN
    3523.1
  • BIST
    10.841
  • BTC
    83170.167$

İNCE ŞEYLERİ ANLATAN KADIN: GÜLTEN AKIN

31 Mart 2025, Pazartesi 15:26
İNCE ŞEYLERİ ANLATAN KADIN: GÜLTEN AKIN

 

İNCE ŞEYLERİ ANLATAN KADIN: GÜLTEN AKIN

 

Ömer TURAN

 

 

Türk şiirinin dirençli sesi Gülten Akın, sözcükleriyle hem göğe bakmış hem toprağa eğilmiş bir kadın... Onun dizeleri çağların ve çağrışımların izdüşümü. Kadın sorunsalından toplumun geçirdiği evrelere, doğanın içinden insanın kıyısına değin uzanan bir şiirsel yolculuğu vardır. Kalemiyle sözcükleri birbirine kenetlerken yüreğini geri çekmemiştir hiçbir sözcüğünden... Bu yüzden onun şiiri, içtenliğin ve isyanın birlikte aktığı bir nehir gibi; bazen çamurlu, bazen serinletici ama hep canlı… Sıradan gibi görünen her görüntü, Gülten Akın’ın dizelerinde bambaşka bir sezgiye dönüşür. Bu yüzden onu okurken dizelerin etrafında büyüyen bir sessizliğe de kapılırız.

  “Yağmur yağar akasyalar ıslanır

Bulutlar uçuşur geceleyin

Ben yağmura deli buluta deli

Bir büyük oyun yaşamak dediğin

Beni ya sevmeli ya öldürmeli”

 

Yağmurun sesiyle konuşan bir şairin kalbinden dökülen bu dizeler, doğrudan yaşamanın özüne dokunuyor. Oyun gibi görünen, ama oyun olmaktan ırak bir ağırlıkla içimizi ezen bu yaşantı -Gülten Akın’ın şiirlerinde de sıkça rastladığımız üzere- kadının, insanın ve doğanın ortak deviniminden doğan içsel bir patlama... “Yağmur yağar akasyalar ıslanır,” dizesi, doğa görüntüsünden çok ötede bir anlamı çağrıştırıyor aslında. Akasya, çiçeklenmenin ve aynı zamanda direnmenin simgesi... Yağmur, durmadan düşen, ama her damlasında çağrışımlar bırakan göksel bir hüzün ve sarsıntıdır! Çünkü doğada olan, bireyin içinde de olur. İnsanın içsel yağmuru da yağar, en ıssız anlarda… “Bulutlar uçuşur geceleyin” dediğinde şair, zihnin karanlık bölgelerinde dolaşan düşünceleri de işaret ediyor bir bakıma. Gece, bilinçdışının, bastırılan arzuların, belirsizliklerin zamanı... Uçuşan bulutlar, bu içsel karmaşanın simgesi belki de. Duyguların eşiğindeyiz, öyle bir eşik ki ne dönülür geriye ne de rahatça adım atılır ileri. İşte bu ikilem, şiirin üçüncü dizesinde derinleşir: “Ben yağmura deli buluta deli.” Buradaki “delilik” sözcüğü, aşkın, özlemin ya da karşılıksız sevmenin tutkulu bir savı... Şair, yalnız doğaya değil, doğanın içindekine de sığınır, kendini bulutla eşleştirir. Bulut gibi geçici, yağmur gibi inatçı, akasya gibi savunmasız! “Bir büyük oyun yaşamak dediğin” dizesiyle şiir, neredeyse bir itirafa geçiyor birdenbire... Yaşamak, artık sahici deneyim değil, sahnelenen bir oyun. İnsan, kendi kimliğini kurmakla yetinmeyip o kimliği seyretmeye de başlıyor. Burada bir tiyatro dekoru kadar yalancı bir ortamda geçer yaşama uğraşı. Her anı eylemdir ama sonuçsuz... Oyun büyük olduğu için değil, içinde kaybolunduğu için büyüktür! Bu oyun, Gülten Akın’ın dizelerinde toprağa dönmeyi, kökü anımsamayı da içinde taşıyor. “Beni ya sevmeli ya öldürmeli” dizesi, şiirin çarpıcı doruğu oluyor böylelikle. Ne bir ara yol ne de yumuşak bir çözüm sunuyor bize. Ya sevgiyle yanmalı ya da tümden yok olunmalıdır! Bu bir özlemden doğan buyruk... Gülten Akın’ın bu son dizesi, tam da bu içten alınışın, ya da alınamayışın seslenişi... Yaşamak, yarım kalmaya dayanmıyor ve aşk da eksik yaşanmıyor. Sevilmeyen, ölüme daha yakın!..

  “Kestim kara saçlarımı n'olacak şimdi

Bir şeycik olmadı -Deneyin lütfen-

Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım

Günaydın kaysıyı sallayan yele

Kurtulan dirilen kişiye günaydın”

 

“Kestim kara saçlarımı…” Bir dizeyle başlar sabah, sonra bıçakla yarar ilk aydınlığı. Gülten Akın, her dizesinde devrimsel bir iç devinimi işaret ederken, sözcüklerin yüzeyini de oyan bir kazı ustası... Saç, onun şiirinde; geçmişin tortusunu, belleğin örtüsünü, kadınlığın yüzyıllık ağırlığını simgeliyor. Kara, aynı zamanda köklerin, derinlerin, bastırılmışın izi... Saçı kesmek ise bağları koparmak; geride bırakmak ve yeni bir ‘ben’e yelken açmak. Ama “n’olacak şimdi” sorusu, alaycı bir iç çekişin, toplumsal kalıpların sorgusu aynı zamanda. Bu soru, eylemin büyüklüğünden değil, çevrenin sığlığından doğar genelde! “Bir şeycik olmadı -Deneyin lütfen-” dizesinde ise Akın, ironiyi ince bir gülümsemeyle örüyor. Toplumun büyüttüğü korkuların, insanın eyleme geçtiğinde ne denli boş olduğunu gösterir bu dize. Kes saçını, sök zincirini, çık o evden, terk et o düşünceyi, yık duvarı… Hiçbir şey olmaz! Asıl büyük şey, o küçük görünen adımda gizli... Deneyin, evet, deneyin lütfen! Çünkü kadın olmak, hâlâ bir deney alanında yaşamak gibi bu topraklarda. Her adımın bir sınanışı, her söylemin bir yargılanışı var. Akın, bu ironiyi öyle incelikli bir lirizmle veriyor ki, dize bir şiirden çok, kadim bir söyleme, bir yalvaç bildirisine dönüşüyor! “Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım” dediğinde ise artık şiir, bireysel bir bildiriye evriliyor. Bu dizede bir aydınlık görüntüleniyor; patlayan, taşan, çağlayan bir aydınlık bu. Delilik, toplumsal normların dışına çıkma cesaretiyse, rüzgârın varlığı da, yerleşik olanı söküp atan bir doğa durumu. Gülten Akın’ın bu dizelerdeki imgesi, bir kadın benliğinin doğaya karışarak kendini yeniden kurmasına işaret. Aydınlık, delilik, rüzgâr: Üçlü bir özgürleşme metaforu… “Günaydın kaysıyı sallayan yele” dizesi ise imgelerin doruğu oluyor burada. Gülten Akın, dilin dokusunu neredeyse çocuklukta unutulmuş bir oyuncağa benzetiyor. Kaysı ağacı, Anadolu’nun bereketini, gündelik yaşamın içtenliğini çağırır. Ama onu sallayan bir yel varsa, o da özgürlükle buluşmuş doğanın soluğu... Günaydın, yeniden doğan benliğe, yeni sabaha, yeni dile açılan bir kapıdır. Her sabah, kendine yeniden “günaydın” diyebilmek, bir ömürlük bir direniş! Ve son dize: “Kurtulan dirilen kişiye günaydın.” Kimdir o kişi? Herkes olabilir! Saçını kesen, evden çıkan, sevgiden çekilen, yeniden aşka düşen, travmasını geride bırakıp sokakta yürümeye başlayan biri… Dirilmek yalnızca ölüme karşı değil, alışkanlığa, inkâra, bastırılmaya karşı da bir diriliş... Gülten Akın, insanın kurtuluşunu, toplumun sessiz onayından öte kendi iç sesine bağlıyor. Günaydın, işte bu yüzden yalnızca sabaha değil, yeniden doğan düşünceye, yeniden kurulan benliğe, yeniden açılan dile söylenmiş uzun bir şarkı!..

 

“Yeni dostlar yeni rüzgârlar gelir geçer

Yosun muydum kaya mıydım nasıl unuttular

Kahredersin başın önüne düşer

Düşerse beni unutma”

 

            Eski bir taşın göğsüne kazınmış gibi duruyor bu dizeler. Her biri, bir çağrının, suskunluğun ve geç kalınmışlığın ardından gelen içleniş. Dostluğun yitimiyle esen yeni rüzgârların ardındaki hüznü ama daha çok sersemlik veren serinliğini duyumsatıyor insana. Dostlukların geliş-gidişliğini anımsatıyor: gelirler, geçerler. Öylesine değil, içinden geçerler insanın. Bir selin ardında bıraktığı kırık dallar gibi; yaşanmış, yaşanması bitmiş. Geriye yalnızca nemli sessizlikler kalıyor. İşte bu yüzden, ilk dize önsöz gibi: “Yeni dostlar yeni rüzgârlar gelir geçer.” İnsana da geçmek kalır, sürüklenmek değilse eğer... Şair, bir eylemin ortasına bırakıyor bizi. Kiminle, neyle savrulduğumuzu bilmeden. Dostluğun yerine esen rüzgârlar, kalıcılığın değil, geçiciliğin imgesi. Yürekte iz bırakan dostluklar değil bunlar; belki de Gülten Akın’ın her zaman çokça düşündüğü o ötekiler. Kıyıya vurmuş yosunlara benzer, tutunamamış, kalamamış, ad koyulamamış ilişkiler… Gülten Akın’ın şiirinde rüzgâr, genellikle bir habercidir; buradaki dizelerde ise o, bir unutuşun habercisi! “Yosun muydum kaya mıydım nasıl unuttular” dizesiyle, bir kimlik çırpınışı başlıyor. Burada sorulmuş gibi görünen soru, özünde içsel çöküşün, anlam yitimine uğramışlığın bağırtısı... Yosunla kayanın karşıtlığı rastlantı değil. Yosun: tutunamayan, kolayca koparılan, suyun içinde dalgalanırken bile yönü olmayan. Kaya: sabit, yerinden oynatılamaz, geçmişiyle yer etmiş bir varlık. Şair, bu iki imge arasında kendine yer arıyor aslında. Ne tam olarak bir yere ait, ne de bütünüyle savrulmuş... Ama unutuşun nesnesi olmuştur. “Kahredersin başın önüne düşer”le de içsel bir hesaplaşmanın ağırlığına gönderme yapıyor, sitemle. Ama bu sitemde, özbilinçle gelen bir öfke de saklı... Başın öne düşmesi, içe dönmek, içine kapanmak, o büyük sarsıntıyla yüzleşmek belki de. Kahır, dışsal bir felaketten çok, içimizde büyüttüğümüz, bize bizden başka kimsenin edemeyeceği türden bir kahrediş… Ve son dize: “Düşerse beni unutma.” Ne yalvaçlardan kalma bir sesleniş bu, ne de elveda... Daha çok, sonsuz özlemle sarılmış, ama artık bırakılmak zorunda kalınan imgeler toplamı. Şairin içsel çığlığının en saf hali. Unutulmuşluğun içinde kalmak, yeniden anımsanmak isteyen bir iz olma arzusu… Düşmek, yok olmak değil; ama artık ulaşılmaz olmaktır. Ve orada, unutulmakla yüz yüze gelmiş bir varlığın en içli dileğidir bu: beni unutma

 

  “Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya”

 

İnce şeyler... Nedir ki bunlar? Çocuk gülüşü belki, sabahın ilk ışığında buğulu cama bırakılmış soluk, dostun omzuna yük olmaktan çekinerek eğilen baş, düş kırıklığına uğramış bakış, kâğıt üzerinde unutulmuş sözcüğün burukluğu... Onlar, yaşamın büyük anları değildir. Tersine, o büyük anların kıyıcığında, araya sıkışmış, sanki söylenmeyen şarkının yarıda kalmış nakaratı... Bu yüzden de onların anlaşılması, iç kulak ister, sezgi, zaman ayırışı, özveri... Fakat, “Ah, kimselerin vakti yok”tur artık! Kimse, sözcüğün uç verdiği kırılgan anlamı eşelemiyor çünkü. Kimi zaman pencere pervazında unutulan menekşeye bile bakmadan geçip giden ayak sesleridir kentleri dolduran. Gülten Akın, kalemini nabız gibi, duyuşun kendisini, içte büyüyen, ağır ağır çözülen zamanı taşıyor. O dizelerindeki lirizm, sanki insanın iç çekişlerinden örülmüş yorgandır; örter ama boğmaz, yakar ama kül etmez. Bu iki dize, özellikle çağcıl insanın zamansızlığına ve yüzeyselliğine ilenç... Durmaz çünkü kimse, soluklanmaz; göz göze gelmenin dahi zorlaştığı bu hız çağında, durup anlamaya ayıracak zaman kalmamıştır. Tüm sözcükler ya ticaretin ya da gürültünün gölgesine sığınıyor artık. Kendi iç döngüsünde yok olmaya yüz tutmuş duyarlığın ağıtıdır bu. Çünkü incelik, güçle ölçülmeyen değerdir ve anlayış, yalnız bilgiyle değil, sezgiyle, acıdan süzülmüş derinlikle büyüyor. Gülten Akın bu iki dizede, anlamayı ve ayrıca anlamanın kendisine yönelen duyguyu da anıştırır. Bu nedenle “Durup ince şeyleri anlamaya” derken, sözcüklerin kendisinden öteye geçen şiirsel düşünceyi de çağırıyor. Zamanın ağır kaybıdır burada anlatılan… Düşünmeye vakit bulamayan kalabalığın ağırlığı... İnce şeyleri anlamak, eylemdir aslında. Herkesin unuttuğu eylem. Zamanın duvarına yaslanıp, iç çekerek ve bütün benliğiyle bakabilen gözlerin yapabileceği eylem... Bu yüzden Gülten Akın, anlama eyleminin eksikliğini göstermek için seçer bu dizeleri. Sözgelimi, bu dizeler çağrıdır ama bağırmadan yapılmış çağrı: İnce şeyler önemlidir, çünkü onları unuttuğumuzda kendimizi de unutmuş oluyoruz…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.